Din Rahmet Getirir

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Din Rahmet Getirir

Mesaj  Ercan Bir Salı Kas. 04, 2008 3:53 pm

Din Rahmet Getirir
Kültürümüzde yağmur, bereket ve rahmet olarak anılır. Çünkü yağmur sayesinde çatlayan topraklar suya kanar; bütün bir toprak yoğrulur ve yeniden doğar âdeta. Dahası bu sayede, verimli bir rahim olur toprak. Yağmur sayesinde toprak kendine atılan tohumları yeşertir ve boy verir fidan. Rahmet, kuşu kurdu suya kandırdığı gibi, toprakla çevreyi yeniden doğurur ve temizler. Toprak da bu anlamda oldukça cömert bir ana koynudur. Bunun için olmalı ki Âşık Veysel, “Dost dost diye nicesine sarıldım/Benim sadık yarim kara topraktır”, diyerek toprağın en yakın dost olduğunu söylemekte ve ona cömertliğin Allah’tan verildiğine işaret etmektedir:
“Dileğin varsa dile Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hakk'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.”
‘Yağmur’ ve ‘toprak’, rahmet ve rahimdir; sanki bunlar Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisidir. İşte din de, merhametle bağrına basıp, yaraları saran ve büyüten bir anadır. İnsanın çatlayarak birbirinden neredeyse ayrılan benliğini dinin rahmeti ıslatır ve bir araya getirir, bütünler ve büyütür. Bununla kalmaz, eğer güzel tohumlar ekmeye niyet ederseniz, çisil çisil bahar yağmuru yağar, çiçeğe durur gönüller. Ondan derilen her şey de güzel olur. Gönülden doğar ve âleme rahmet olursa din, yine gönlü büyütür ki bu sayede sonsuzluk zaten anlaşılmaya başlar.
‘Tevhit’ ekseninde kişilik örülmeye başlarken, bütün parçalanmışlıklar ve noksanlıklar tamamlanır. Kâbe bu anlamda muhteşem bir mihraptır. O, mihraba yüz sürmek ruhu bütünler; Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek bütün sonlu varlıklarla vedalaşan kişi, sonsuzluk âleminin fısıltısını ve sırlarını duymaya başlar. Bu duyduklarıyla tül misali mimozayı örmeye ve büyütmeye başlar ki onun çiçeğe durması baharı müjdeler. İnsanın kendi ruhunun baharı müjdelemesi dinin rahmet olarak gelmesidir.
Din olmadan insan aklı, güzeli, doğruyu elbette bir yere kadar kendisi de ikame eder. Ancak insanın çıkarları çakıştığında savaş başlayacak ve ruhun kırılması da ilk sinyallerini verecektir. Şeksiz şüphesiz teslim olduğu ilâhî buyruğun rahmet olduğunu bilen insan, çıkar çatışmasında boğulmadan yüce yargıç olarak din mahkemesinin gönüllü bireyi olacaktır. Buraya ait olmak tutsaklık değil, bilâkis özgürlük olacaktır. Çünkü her geçen gün sözde özgürlüklerin gerçekte tutsaklık olduğunu insana, din şavkı gösterir. İnsan, diğerlerinin nafile oysa dinin demir atmak için ruha en uygun hânif bir liman olduğunu zamanla hisseder. Bu sayede de, demir almak günü geldiğinde meçhule değil bilinen asude bir bahara yolculuk başlayacaktır. Bu seyir sırasında, diğer sözde-limanların nafile; dinin koyunun kavi ve dalga kıranlarının emin bir liman olduğunu anlayacaktır.
“Kendisinin güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini” söyleyen Hz. Muhammed de yönünü dine çeviren ve “lâ ilâhe illallah” diyenin kalbinde pas kalmayacağını ve bunun da güzel ahlâkın ta kendisi olduğunu ifade etmek ister. Bu anlamda Hz. Muhammed ‘gayb’ ve müşahede âlemini bir araya getirmektedir. Tıpkı toprağın altı ve üstünü yağmurun biraya getirmesi gibi. Çünkü onun hayatı, dinin neticesini somut olarak gösterdiği için ‘gayb’ı yakınlaştırmıştır. Yağmurun başağı büyütüp ürün vermesi sayesinde toprağın altının görünür hale gelmesi gibi. Bu sayede toprağın ve yağmurun ne kadar cömert olduğunu başaktan anlıyoruz. Dinin de ne ölçüde arındırıcı ve rahmet oluşunu Hz. Muhammed’de görmüş oluyoruz.
Asr-ı saadet denen mutluluk çağı gürbüz, canlı ve renkli bahçenin adıdır. Bu bahçeye girmek istemeyenler için bir başka kamp kurulmuştu. Dine kapısı kapalı olanlar da şüphesiz özgürdü. O kampta da ilginçtir ki, topraktan ve yağmurdan beslenen ama kurumuş odunlar kendini gösteriyordu. Darağacını âdeta kişinin en sevdiği yakını kuruyordu bu kampta. Ebu Leheb’in eşi sırtında odun taşıyarak kocasının sonuna yardım ediyordu. Belki bu ateş de rahmetin farklı bir görünümüydü. Zira Yunus, “taştı rahmet deryası, gark oldu cümle asi” diyerek diğer kampın da yine rahmet adına yandığını söylüyordu. Ancak burada ya da diğer bahçede olma konusunda insan hür bırakılmış ki, bu seçim hürriyetine ve toprağın yeşerteceğine güvenmeye iman denilmektedir.
Sözünü ettiğimiz bu güvenin diğer adı sevgidir. Bir başka ifadeyle inanmak, sevmektir. Zaten sağlıklı bir kişi olabilmenin en iyi göstergelerinden biri üretmek (ekip-biçmek) ve toprağın yeşerteceğine güven yani sevgidir. Bunun için Kur’an, sevgiyi imanla aynı anlamda kullanmıştır. (Meryem, 97)
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.
Eğer iman ederseniz, rahmet sevgi olarak tecelli edecektir demeye getirir Kur’an. Günümüzde dile dolanıp çok ucuz tükettilen sevginin neden yankı bulmadığını anlamak zor değildir. Çünkü Kâbe mihrabını kendine eksen yapan kişinin gönlünde sevgi kök atacaktır. Aksi halde sözde sevgi pırıltılarından ya da sevgi gölgelerinden söz edilerek, avunulmak zorunda kalınacaktır.
Yine bir başka ayette iman edene hem sevgi verileceğini hem de başkaları tarafından sevileceği söylenmektedir. Bu ortak bağlılıktan dolayı Allah’ın düşmanı bu kişinin de düşmanı olacaktır. (Tâ-Hâ, 39)
Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil) bırak; deniz onu kıyıya alsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
Günümüz insanının da en çok ihtiyaç duyduğu husus bu olmalı. Çünkü bugün öyle bir duruma gelinmiş ki, bazı insanların hüviyetlerinde İslâm yazsa dahi, Allah’ın safında değil de âdeta farkında olmadan onun hilâfı kotada yer alınmaktadır. Ve bu tabloyu onların kendisi yaratmaktadır. Böyle olunca da sevgiden nasipsiz olduğu için sevmeyi bilmemekte ve inanması da yüzeysel kalmaktadır. Sevgi olmayınca, ‘insanı diğer varlıklardan ne ayırabilir?’ diye sormak saçma bir soru olmayacaktır.
Allah’ın sevgi vermesi ve sevilen bir kişi olmanın yolu O’na teslim olmaktan geçmektedir. Allah’a isyan eden kişinin sevgiden bahsetmesi nasıl bir sevgi olacaktır? Mevlâna’yı hümanizm panayırında tüketen sevgiperest tutum imana uzak ancak sevgiden dem vurmaktadır. Dolayısıyla da sadece anma günlerini süsleyen; saman alevi etkisindeki bir sevgiden(!) söz edilir olacaktır.
Kur’an’ın ‘ülfet’e bir mihenk taşı veya turnusol kâğıdı işlevi vermesi boşuna değildir. “Birbirine düşman kişileri ülfet güvencesiyle birbirine emin kılan” (Âl-i İmran, 103) Allah, bu sayede, en büyük hikmetlerinden birini insana hibe etmiştir. Hanif dinin ümmeti olmak da, bu sevgiyle bağlanmak demektir. Zaten ümmet (topluluk), Arapça köken itibariyle ana (ümm) kelimesinden neşet etmiştir. Bu durumda toprak ana (rahim) ya da ümmet, rahmettir, berekettir. Eğer ümmeti besleyen sevgi ve iman damarları kurutulursa, sözde ve müsvedde bir toplumdan söz edilecektir ve bu durumda âdeta sağ göz, sola göze güvenemez hale gelecektir.
Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2008 Eylül sayısında yayınlanmıştır.
Dr. Aliye ÇINAR
Uludağ Üniv. İlâhiyat Fakültes


(Alıntı)
avatar
Ercan
Admin

Mesaj Sayısı : 21
Kayıt tarihi : 03/11/08
Yaş : 28
Nerden : İstanbul

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz